Sosyal Ağlarda Biz
English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

++Sitene Ekle

1 Haziran 2015 Pazartesi

İblis ve Ordusu

İblis ve Ordusu




İSRAİL'İN 74 YILLIK ÖMRÜ

İSRAİL'İN 74 YILLIK ÖMRÜ

Mustafa Özcan / Yeni Akit

Mustafa ÖZCAN

21 Mayıs 2014 Çarşamba 

1948 yılında kurulan İsrail’in ömrünün İbrani takvimiyle 76, miladi takvimle ise 74 yıl olduğu ifade ediliyor. Bu keşif Tevrat’a da dayandırılıyor veya isnat ediliyor. Bilindiği gibi, İbrani takvimi de şemsi değil kameridir. Kameri olan İsrail takvimi şemsi takvim karşısında üç yılda bir ay ileri atmaktadır. Bunu şu şekilde izah etmek mümkündür: İsrail takvimine göre 3 yıl 36 ay olup bu süre şemsi takvimde 35 aya düşmektedir. Bu nedenle İbrani takvimine göre 76 yıl, miladi takvim olarak karşımıza 74 yıl olarak çıkmaktadır. İbrani takvimine göre İsrail’in ömrü 76 yıl olup bu miladi takvimde 74 yıla düşmektedir. Bu hesaplamaya göre, 1948 yılında kurulan İsrail’in çöküş tarihi 2022 yılıdır. 1948 üzerine 74 yıl ilave ettiğimizde 2022 yılına ulaşmaktayız. Nihad Bessam Cerrar gibi cümle hesabı uzmanları İsrail’in ömrünün 2022 yılında sona ereceğini müjdeliyorlar. Şeyh Ahmet Yasin de New York Times gibi gazetelere yaptığı değerlendirmede üç ihtimalli bir hesapla 2016, 2021 ve 2027 yılları ile karşımıza çıkmıştı. Bununla birlikte Nihad Bessam Cerrar, müstakil olarak yazmış olduğu bir risalesinin başlığında zeval yılını ibraz etmiştir. Zeval-i İsrail: 2022. Elbette Kur’an ile ilgili keşfiyata dayalı olarak bu tarihe ulaşmıştır.. Tevrat’a göre bu nübüe/nübüat yani gaybın haberlerini değerlendiren Muhammed Abdullah Avn da Basiret Gözü (Aynu’l Basire) adlı programında Tevrat üzerinden giderek aynı sonuca ulaşmıştır. Nihad Bessam Cerrar Kur’an üzerinden, Muhammed Abdullah Avn ise Tevrat üzerinden yola çıkarak aynı sonuca varmışlardır. Avn İsrail’in sonu olarak hicri takvim olarak 1443 tarihine ulaşıyor. Bu ise, İsra Sûresi’nin âyetlerinin kelime sayısına tekabül ediyor.
*
Elbette gayb mutlak olarak Allah’ın bilgisi dahilindedir. Bu mutlak bilginin bir kısmını farklı derecelerde kullarıyla paylaşabilir. Münzel kitaplarında açıktan veya perdeli olarak ortaya koyabilir. Kur’an açıkça Rum Sûresi’nin başında Rumların yenildiğini ama birkaç yıl içinde zafere ulaşacaklarını beyan ediyor. Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği gibi birkaç yıl içinde Rumlar yani Bizanslılar Sasanileri yeniyorlar. Demek ki, Kur’an-ı Kerim açıktan gaybın perdelerini açabiliyor. Bazen gayb perdeleri ikinci ve üçüncü seviyeden açılıyor. Lakin perdeli olduğundan dolayı tartışmalı veya muhtelefünfih olarak kalıyor. Muhammed Abdullah Avn, Basiret Gözü adlı görüntülü derslerinde gayb ile alakalı olarak kısaca şu bilgileri paylaşıyor: Gayb iki kısımdır. Mutlak gayb ve paylaşılan ya da mukayyet gayb! Gayb müteşabihat veya muhkemat gibidir. Mutlak gayb muhkemata benzer. Temel gayb budur. Allah katında gizlenmiştir. Kullar buna muttali olamazlar. Gaybın perdeleri dereceli olarak açılır. Herkes kendi nasibinde bu açılan perdelerden gayb huzmelerine aşina olur. Bazen de bilgi ihatalı olmadığından yorumunda yanılır. Sınırlı gayb bilgisiyle sınırsız ve mutlak gaybı çözemez, ihata edemez ve yorumunda yanılır. Gayb perdelerini açan Kur’an ve Sünnet kaynaklı ya da onlardan mülhem haberlere ve keşiflere ise nübüe/nübüat diyoruz. Şimdi bütün dünyada ve bütün dinlerde kurallar (şeriat) yerine bu eğilimin ve gaybın haberlerine ilginin öne çıktığını görebiliyoruz. Yahudilerde İbni Meymunculuk yerine Kıyametçilik, Hıristiyanlar da İncilciler ve Şii ve Sünni’siyle İslami kesimlerde de aynı damar öne çıkmıştır. Bu trend genel eğilim haline gelmiştir. Bu da bütün din mensuplarına göre ahirzaman diliminde yaşadığımızın resmidir.  
*
Nübüe veya nübüat yani gayb haberleri geçmiş veya aktüel veya pasif veya aktif metinlerde yerlerini alırlar. Allah bunlar vasıtasıyla veya gayb dili üzerinden kullarına seslenir. Elbette bu şifrelidir. Allah bazen kullarına bildirir lakin bu bildirim muğlak olarak kalır. Kul künhüne vakıf olamaz, nüfuz edemez. Elbette haberleşme peygamberleri vasıtasıyladır. Lakin ilham ve keşif düzeyinde de ikincil kanallarla da devam eder. Kimileri Peygamberlerin bile gayba muttali olamadıklarını söylüyorlar. Bu şefaat meselesi gibidir. Allah’ın izni dairesinde olur. Onun izin vermediğine kimse ulaşamaz. Bu nokta kesindir, tartışma götürmez. Tartışma, izin verilen oranın veya paylaşılan oranın anlaşılması ve sıhhatiyle alakalıdır. Günümüzde Hasan Turabi gibiler kıyamet alametlerini reddediyor veya bahusus Hazreti İsa’nın nüzulü gibi meseleleri ret ve inkâr ediyorlar. Bana göre bu, kompleks ürünü bir yaklaşımdır. Geçmişte Turabi tıbbı nebevi gibi hususları da reddetmiştir. İlahi metinlerdeki veya hadislerdeki nübüe, gayb perdelerinin yırtılması ve açılmasıdır. Allah mutlak gaybını yine gayb haberleriyle (nübüe) izafileştiriyor, açıyor, sınırlıyor. Bu alanda yanılma payı yüksek olduğundan ihtiyat esastır. Bu anlamda, merhum Ömer Süleyman Aşkar bir konuşmasında ilahi zaferin garanti olduğunu lakin vakit tayini konusunda ihtiyatın elden bırakılmaması gerektiğini söyler. Zira bu gayb haberlerini kendine yansıtan bazıları vaktiyle hayali misyonlara soyunmuşlar ve bu da anlam ve istikamette kayma ve sapmalarına neden olmuştur. Yahudilik ve Hıristiyanlık ve İslam’daki fırkaların çoğunluğu bu nedenden ortaya çıkmıştır. Yehova Şahitleri, Kadiyaniler, Bahailer ve Şii fırkalarının geneli, Sebataistler bunlara örnek olarak verilebilir. Bugün İŞİD taife-i mensuru hadisine dayanarak kafa ve baş koparıyor. Reşad Halife ‘19 mucizesi’ üzerinden yeni bir fırka türetmiştir.
 Sahte Mesih veya Mehdi namzetleri zamanla fırkaların teşekkülüne neden olmuştur. Bununla birlikte sahteleri var diye hakikatini inkâr doğru olmaz. Bunları ortadan kaldırarak imtihan araçlarını da ortadan kaldırmış olmayız. Bu hususta ‘İmtihan araçlarını ortadan kaldırmak’ başlıklı yazımıza müracaat edilebilir. İmtihan sırrı araçlarını da beraberinde getirir. Biz Allah’tan doğru tarafta olmayı niyaz edelim. Bunun karinelerinden birisi, ihtiyatlılıktır. Bu da havf ile reca makamlarının meyvesidir. Ömer Aşkar’ın sözleriyle bitirelim: Ne vakit olacağını tayin edemesek de İsrail karşısında zaferimiz kesindir. Mesele zafer meselesi değil, vakit meselesidir. Ehil olursak, 2022’yi görürüz. Kısmet olursa bir başka yazıda da rüyaların kapışmasına değinelim!

GAYBİ HABER KAYNAKLARI

GAYBİ HABER KAYNAKLARI


 "Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez" 
En'am suresi, ayet: 59

İslam dinine göre gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.  Bu temel itikadımızdır. Peygamberler dahi Allah onlara gaybı bildirmedikçe bilmezler. Peygamberlerin bildirdiği gaybi haberler daima Allahın izin verdiği kadardır.

Bu açıdan Peygamberimiz dahi Allahın izniyle gaybi konuları haber vermiştir. Evliyaullah da Peygamberimizin sünnetine ittiba ederek peygamberlik gölgesi altında bazı sırlara vakıf olmuşlardır. Bunlara da keşif ve keramet denilir.

Ehl-i sünnet  anlayışımıza göre gaybi konuların çeşitleri şöyledir:

1) Kur’anın gaybi ayetlerinin açık gaybi haberlerine   inanmak imanın gereğidir. 

2) Hadis-i şeriflerde belirtilen gaybi haberlerdir. Sağlam hadis kitaplarında belirtilen kitabü’l-fiten ve melahim gibi bablarda yazılı hadis-i şeriflerdir.

3) Kur’an ayetlerinin ve hadis-i şeriflerin ebcedi ve cifri yorumları ise ne kadar sağlam olursa olsun neticede gizli ve örtülü kısımdandır. Bu konularda uzmanlaşmış kimselerin anlayışıdır. Bunlara inanmak kişinin kendisini bağlar. Umum için bağlayıcı delil niteliğinde değildir.

4) Evliyaullahın  gaybi keşif ve müşahedeleridir. Bunlarda veli zatın kendi kalb aynasına yansıyan görüntülerdir. Kısmen tabir ve yoruma ihtiyaçları olabilir. Çoğunlukla vukuundan sonra keşfin gerçek sureti anlaşılır. Keşif ve müşahedelerin ayar ve mihengi daima Kur’an ve sünnettir. Kur’an ve Sünnete uymayan keşifler bir değer taşımazlar.

5) Sadık rüyalar: Ahirzamanda sadık rüyaların çok olacağına dair hadis gereğince yine Kur’an ve sünnet esaslarına uygun olmak şartıyla sadık rüyalar  kısmen gerçeği ifade edebilir. Sadık rüyaların doğru şekilde tabir edilmesi gerekir.

Bunun dışında islam dinine mensup olmayanlardan sudur eden kehanet tarzı şeyler –ister doğru çıksın, ister çıkmasın- neticede istidraçtır. Bunlar İslam açısından delil olmaz. Bunları itikadi açıdan doğru kabul etmiyoruz. Sadece düşman cephesinin davranışlarına yön veren veriler olarak, ne düşündüklerini anlamak için bazen zikrediyoruz. Onları kalbimize koymuyoruz.  

Müslüman olsun olmasın kişilerden zuhur eden fal türü şeyler de cinni tasallutlar sonucu oluşan vakıalardır. Genellikle yuvarlak sözlerden oluşur. Zaman zaman biz bilmiştik derler. Bilemedikleri konuların üzerini örterler.

Astrologlarla ilgili olarak dini kitaplarımızda ilm-i nücum ve yıldızname ilimleri de muteber sayılmamıştır.

Abdullah Gürbüz Baba’nın sohbeti: Yahudilerin sonu

Abdullah Gürbüz Baba’nın sohbeti: Yahudilerin sonu


Abdullah Gürbüz Baba'nın sohbet videosu çözümü:

(Yahudiler) Kendi neslinden olmayanı insandan saymıyorlar. Ama onların nesli de bitecek. Nasıl bitecek? İşte Mescid-i Aksa’yı almak isteyecekler. Yıkmak isteyecekler.

Merih yıldızında taife-i cinler var. Hep Müslüman… Hem de Süleyman (a.s.) ile beraber Mescid-i Aksa’yı yapmaya çalıştılar. Mescid-i Aksa’nın renkli camını, diğer yerlerini yapan taife-i cin… Topraktan maden çıkarıp, eritip de camı getiren, Davud (a.s) topraktan çıkarıp da demirleri yapan o, Süleyman (a.s.) da derhal bulutlarla beraber seyyare yapan gezen o, kurtların kuşların lisanını bilen ….

Belkıs denilen hanım buna o kadar mücevher getirdi ki, bizim mücevhere hiç ihtiyacımız yok dedi, kırdırdı kırdırdı, Mescid-i Aksa’nın çamurlarının içine attı. Bu dünya için değil, ahiret için varız.

Şimdi Yahudiler bakıyor ki, Onlar Mescid-i Aksa’yı yıkarsa, biz çok zengin olacağız diyorlar. Altından tüneller yapıp da orayı yıkacaklar. Yıkacağı zamanda Merih yıldızından o insanlar gelecekler .  Hani bazen seyyare görünüyor, kaçıyor. Fırlayıp gidiyor. Bunlar Merih yıldızından gelen ilim adamları, burdaki ilmi öğreniyor. İsrail’in yaptığı silahları imha edecekler. Ve İsrail’de bir tane benî İsrail Yahudisi koymayacaklar. Taşın arkasına gizlenseler dahi, burada var diyor. Onu kim bulacak? Hû diyen dervişler bulacak. Öyle, efendim alimim, tarikat ile alakası yok. Kur’ana tabiyim, sünnetle alakası yok. Sünnetleri kılmayınız. Mezhepleri tanımıyorum diyen adamlar değil.

Allah diyen, tarikat yolunda Allah’ı seven, basireti açılan, mutmainne makamına gelen o mübarek insanlar taşın lisanını bilecekler, kurdun kuşun lisanını bilecekler. “Benî İsrail’in Yahudisi işte burada !” diyecekler.  Bunlar imha edildiğinde bütün dünya sevinecek. Şimdiye kadar bunlar Müslümanlara zulmettiydi. Zulmedenin ahiri berbat olur. Hak ettiler diyecekler…

Kaynaklar:

1) Abdullah Gürbüz Baba’nın sohbet videosu:
2) Mars gezegenindeki Cin Sultanlığı hakkında Gaybi Hadisler sitesindeki yazı:

GAYBİ KONULARDA METODOLOJİ

GAYBİ KONULARDA METODOLOJİ



KEŞİF VE ŞUHUD  HAKKINDA

Keşif ve şuhud (meşhudat, vizyonlar) yoluyla erişilen gayb bilgisi; rüya türünden olduğu için aynen tabir edilmez.  Rüya ve keşiflerde görülen misal alemi ile yaşadığımız hakiki alemi birbirinden ayırmak gerekir. Bunların hükümleri birbirinden farklıdır. Uyanık kimse maddi alem ile misal alemini birbirinden ayırabildiği için tabirde hakkı vardır.

Bazı keşif ehli veliler “Yeryüzünün bir tabakası cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var” demişlerdir. Halbuki görünen dünyamızda binler sene genişlikte o tabakalar yerleşemez.  Bir kısım şuhud ehli veliler ruhani seyirlerinde yeryüzünün tabakalarını misal aleminde binler sene genişlikte görüyorlar.  Gördükleri doğrudur, ancak misal alemi görünüş olarak maddi aleme benzemesine rağmen fizik yasaları farklıdır. Bu iki alem birbirine karıştırıldığı vakit yanlış hüküm verilmiş olur.   Küçücük maddi çekirdek de koskoca bir manevi ağaç vardır.

Şuhud derecesi, gayba iman derecesinden daha aşağıdadır. Yalnızca şuhuduna dayanan bir kısım velayet ehlinin keşifleri, nübüvvet varisleri olan asfiya ve muhakkiklerin şuhuda değil, Kur’ana ve vahye, gaybi fakat kapsamlı, doğru imani hakikatlerine yetişmez.  

Tasavvuf ehlinin halleri, keşifleri, zevkleri ve müşahedelerinin ölçüsü kitap ve sünnettir.

AÇIK VE KAPALI VAHİYLERİN NİTELİĞİ

Peygamber Efendimize gelen vahiy iki kısımdır. Açık ve kapalı vahiyler…

Kur’an ve bazı kudsi hadislerde olduğu gibi açık vahiylere Peygamberimiz hiç müdahale etmeden ümmetine tebliğ etmiştir.

Kapalı / örtülü vahiylerin özü vahiy ve ilhama dayanır; fakat ayrıntıları ve tanımlamaları Peygamberimize aittir.

Vahiy yoluyla bildirilen özet bir olayı anlatırken Peygamberimiz; bazen vahiyle, bazen ilham ile bazen de kendi feraseti ile detaylanlandırır. Kendi içtihadı ile yaptığı ayrıntılı anlatımda ya peygamberlik vazifesinin kudsi kuvvetiyle ya da o zamanki insanların gelenek ve anlayış düzeyine göre beşeriyeti noktasında beyan eder. Bu nedenle her hadiste, o hadisin bütün ayrıntılarına vahiy noktasında bakılmaz.  Beşeriyetin gereği olan düşünce ve uygulamalarında Peygamberliğin ulvi eserleri aranılmaz.

Peygamberimize bazı olaylar özet olarak ve örtülü biçimde vahiy yoluyla gelir. O da kendi ferasetiyle ve umumun anlayışına uygun olarak anlatır. Şu tasvirlerdeki benzetmelere ve anlaşılması güç noktalara bazen tefsir ve tabir gerekiyor.  Bazı hakikatleri akla yaklaştırabilmek için benzetmeler yoluyla örnekler verilir.

BELİRLİ YADA GENEL OLAYLARDAN HABER VEREN HADİSLER

Peygamberimizin gelecekten haber verdiği bazı hadisler belirli, tek bir olaydan bahsetmez.  Tekrarlanan genel olaylar zincirinden belirli bir olayı örnek olarak haber verir.  Halbuki o olayın çeşitli yönleri vardır. Her defasında bir yönünü beyan eder. Sonra hadis râvisi farklı yönleri birleştirince gerçek dışı gibi görünür.

Mesela: Hz. Mehdi’ye dair çeşitli rivayetler var. Ayrıntılar ve tasvirler başka başkadır.  Peygamberimiz vahye dayanarak, her asırda mü’minlerin morallerini korumak için, dehşetli olaylarda ümitsizliğe düşmesini önlemek için, ayrıca islam aleminin nurani zinciri olan Al-i Beytine mü’minleri manen bağlamak için Mehdi’yi haber vermiş.  Âhirzamanda gelen Mehdî gibi her bir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdî, belki mehdîler bulmuş. 

İşte büyük Mehdi’den önce gelen örnekleri olan Mehdi Halifeler ve Mehdi Kutupların nitelikleri, asıl Mehdi’nin niteliklerine karışmış, ondan rivayetler ihtilafa düşmüştür.

GAYBI ALLAH’TAN BAŞKA KİMSE BİLMEZ SIRRI

Peygamberimiz  “La ya’lemül gaybe illallah” sırrınca, kendi kendine gaybı bilmezdi. Cenâb-ı Hak ona bildirince o da bildirirdi.  Cenab-ı Hak Hakîm ve Rahîm olduğundan, hikmet ve rahmeti gereğince gaybi durumların çoğunun örtülmesini ve gizli kalmasını istiyor. Çünkü bu dünyada insanın hoşuna gitmeyen çok şeyler olduğundan, meydana gelmeden önce onları bilmek acı verir. Bu sır için ölüm ve ecel belirsiz bırakılmış ve insanın başına gelecek musibetler gayb perdesinde kalmıştır.

Allahın hikmet ve rahmeti, Peygamber efendimizin ümmetine olan merhametini rencide etmemek, Âl ve ashabına olan şefkatini incitmemek için, Peygamberimizin ölümünden sonra Âl ve ashabının ve ümmetinin başına gelen müthiş olayları tümüyle ve ayrıntılarıyla göstermemesi hikmet ve rahmetin gereğidir.  Fakat bazı hikmetler için önemli olayları Ona öğretmiş, O da haber vermiştir. Güzel hadiseleri de kısmen özet halinde, kısmen ayrıntılı olarak bildirmiş, O da haber vermiştir.

Peygamberimizin yolunda hakikate ermiş olan Veliler de gaybî olan şeyleri, kendilerine bildirilmezse bilmezler.

CİFİR İLMİ

Cifir ilmi meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan gerçek vazifelerden alıkoyup meşgul eder.  İmani hakikatler her müslümanın öğrenmesi gereken temel gerçeklerdir. İmani hakikatleri öğrenmeyi ikinci plana atan her şey yanlıştır. 

Cifir ilminin muhtemel zararlarından birisi de “Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez” yasağına karşı edep dışı hareket etme tehlikesidir. Bu yüzden ben bilirim demek büyük vebaldir.

Ayrıca cifir ilmi muhkem kaidelere bağlı olmadığından gizli ilimlerde suistimal eden şarlatanlar istifade edebilir.

KEŞİF EHLİNİN GERÇEKLEŞMEYEN GAYBİ HABERLERİNİN SEBEBİ

Bazen keşif ehli velilere dayanarak verilen gaybi haberler gerçekleşmiyor. Böyle velayet ve keşif ehli veliler neden gerçek dışı haber veriyorlar? 

Hadis-i şerifte gelmiştir ki, “Bazan belâ iniyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.”  Şu hadisin sırrı gösteriyor ki, kaderde belirlenmiş mukadderat, bazı şartlar ile vukua gelirken geri kalır.  Demek ki, keşif ehli velilerin haberdar olduğu mukadderat  kesin değildir, bazı şartlarla kayıtlıdır. O şartlar gerçekleşmediği zaman o hâdise de vukua gelmiyor.

Allahın ezelde takdir ettiği ve asla değişmeyen hükümleri Levh-i Ezeli yada Levh-i Mahfuz’da yazılmıştır. Levh-i Mahv ve İsbat ise Levh-i Ezeli’nin bir nevi defteridir. Burada ise bir kısmı silinip yeniden yazılan ve bir kısmı silinmeden aynen kalan hükümler mevcuttur.  Velilerin Levh-i ezeliye kadar çıkması gayet nadirdir. Çoğu velinin keşfi oraya kadar çıkamıyor.

İşte bu yüzden istihraca dayanarak veya keşfiyat türünden verilen haberler, bağlanmış oldukları şartları bulamadıkları zaman vukua gelmez.  Bu tür gaybi haberlerin gerçekleşmemesi onları haber veren velileri yalanlamıyor. Çünkü kaderde ecel-i muallak olarak takdir edilmiş ancak şartını bulmadığı için vukua gelmemiştir. 

Bu gibi gaybi haberlerin gerçekleşmesi için müslümanların halis duası önemli bir şarttır. Bid’atler duaların kabulüne engel olduğundan beklenen açılım ve fütuhat gerçekleşmeyebilir. Nasıl ki, geçen hadisin sırrıyla, sadaka belâyı kaldırır; çoğunluğun hâlis duası dahi fetih ve açılımların gelmesi için çekim gücü oluşturur. Manevi çekim gücü  meydana  gelmediği zaman fütuhat da verilmez. 

Bu durumda evliyalara dayanarak kesin haberler vermenin yanlış olduğu, müslümanlar çalışmazsa sadece gaybi haberleri bel bağlamanın hatalı olacağı anlaşılmaktadır.

BAZI HADİSLERİN GERÇEK ANLAMI VUKUUNDAN SONRA BİLİNİR

Âhirzamanda vukua gelecek hâdiselere dair hadîslerin bir kısmı, Kur’anın müteşabihatı gibi, derin mânâları var. Muhkemat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Tefsir yerine te’vil edilir.  “Onun te’vilini Allah’tan ve ilimde derinleşmiş olanların dışında kimse bilmez” sırrıyla, vukuundan sonra te’villeri anlaşılır ve gerçek anlamı bilinir. 

İMAN VE YÜKÜMLÜLÜK SIRRI

İman ve yükümlülük; yapıp yapmama serbestliği dairesinde bir sınav, bir deneyim, bir yarışmadır. Bu yüzden perdeli ve derin, inceleme ve deneyime muhtaç olan kuramsal konuları elbette açık olmaz. Herkes ister istemez tasdik edecek, doğrulayacak derecede mecburi olmaz. Ta ki Ebu Bekirler yücelerin yücesine çıksınlar ve Ebu Cehiller aşağıların aşağısına düşsünler. İrade serbestliği kalmazsa yükümlülük de olmaz.

Bu sır ve hikmet yüzünden mu’cizeler nadiren verilir.  Yükümlülük yeri olan dünyada gözle görünecek olan kıyamet alametleri ve kıyamet saatinin şartları Kur’anın müteşabihatı gibi kapalı ve te’villi oluyor.

Yalnız, güneşin batıdan çıkması açıkça herkesi doğrulamaya mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır, daha sonra tevbe ve iman makbul olmaz. Çünkü, Ebu Bekir’ler ile Ebu Cehil’ler tasdikte beraber olurlar.

Hazret-i İsa AS’ın inişi ve kendisinin İsa AS olduğu, iman nurunun dikkatiyle bilinir, herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan gibi müthiş kişiler, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.

PEYGAMBERİMİZİE BİLDİRİLEN AYRINTILI VE ÖZET GAYBİ HABERLER

Peygamberimize bildirilen gaybi haberlerin bir kısmı ayrıntılı biçimde bildirilir. Bu kısımda hiç yorum yapmaz ve karışamaz: Kur’ân’ın ve kudsî hadîslerin açık manalı muhkematı gibi...

Diğer bir kısmı özlü, icmali bir şekilde bildirilir, ayrıntıları ve tasvirleri onun içtihadına havâle edilir: İmana girmeyen evrensel konular  ve gelecek olaylarına dair hadîsler gibi. Bu kısımdaki hadisleri Peygamberimiz (SAV) duruma uygun söz söyleme yeteneğiyle, örnekler  vererek, yükümlülük sırrı hikmetine uygun ayrıntılı şekilde anlatır.

Meselâ, bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Peygamberimiz dedi ki: “Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada Cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür.” Bu garip haberden beş altı dakika sonra birisi geldi, dedi: “Ya Resulallah, yetmiş yaşında bulunan filân münafık vefat etti, Cehenneme gitti.” Peygamberin yüksek belîğâne sözünün gerçek anlamını gösterdi.

TEŞBİH VE TEMSİL SURETİNDE RİVAYET EDİLEN HADİSLER

 Teşbihler (benzetme)  ve temsiller (örnekler verme) suretinde rivayet edilen bir kısım hadîsler, zamanın geçmesiyle halkın nazarında hakikat olarak algılandığından, gerçeğe uygun çıkmıyor. Hakikatin ta kendisi olduğu halde, gerçeğe uygun görünmüyor. Meselâ, Arşı taşıyan melekler  gibi Yeryüzünü taşıyan melekler olan “Öküz” ve “Balık” namında ve misalinde iki melâike, koca bir öküz ve pek büyük bir balık olarak hayal edilmiş.

ÖZEL OLDUĞU HALDE GENEL ZANNEDİLEN HADİSLER

Bir kısım hadîsler müslümanların çoğunluğu noktasında, İslam hükümetinin veya hilafet merkezinin bulunduğu yer açısından geldiği halde, bütün dünyayı kapsayacak zannedilmiş. Özel bir duruma baktığı halde, her yeri kapsayacak şekilde  algılanmıştır. Meselâ rivayette vardır ki, “Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kalmayacak.”  Yani, “Zikirhaneler kapanacak ve Türkçe ezan ve kàmet okunacak” demektir.

ÖLÜM VE KIYAMET VAKTİNİN GİZLİ KALMASININ SIRRI

Ecel ve ölüm gibi gaybi konular çok hikmet ve faydalar açısından gizli kalmıştır. Bunun gibi dünyanın sekeratı ve ölümü, insanlığın ve canlıların eceli olan kıyamet dahi çok faydalar için gizlenmiştir. 

Eğer ecel vakti belli olsaydı, yarı ömür mutlak gaflet içinde ve yarıdan sonrası mutlak korku içinde geçecekti. Bu durumda hayatı ümit ve korku içinde yaşama dengesi bozulacaktı.   

Aynen öyle de, dünyanın eceli ve sekeratı olan kıyamet vakti belli olsaydı, ilk ve orta çağlarda yaşayan insanlar  kıyamet ve âhiretten pek az etkileneceklerdi. Son çağlarda yaşayanlar ise mutlak korku içinde bulunacaklardı. Bu durumda ne dünya hayatının lezzeti ve değeri kalır, ne de ümit ve korku içinde serbestçe itaat ederek kulluğun önemi ve hikmeti kalırdı.

Hem eğer belirli olsa, bir kısım imani hakikatler apaçık şekle girer, herkes ister istemez tasdik eder. Özgür irade ile bağlı olan yükümlülük sırrı ve iman hikmeti bozulur.

İşte bunun gibi çok faydalar için gaybi konular gizli kalmıştır. Herkes her an hem ecelini, hem hayatını düşündüğü için hem dünyaya, hem âhiretine çalışabilir. Her asırdaki insanlar hem kıyametin kopmasını, hem dünyanın devamını düşünebilir. Böylece hemen ölecekmiş gibi sonsuz ahiret hayatına, hem de hiç ölmeyecek gibi dünya hayatına çalışabilir.

Hem de musibetlerin vakti belirli olsaydı, başına musibet gelecek adam, musibeti beklerken o gelecek musibetiten on misli daha ağır bir korkuyu , o bekleyişten çekerdi. Bunun için, Allahın hikmet ve rahmeti ile musibetler gizli ve perdeli bırakılmış. Gaybi hadiselerin pek çoğunda böyle hikmetler  bulunduğundan gaybdan haber vermek yasak edilmiştir.

Gaybi konulardan Allahın izni ile haber verenler, “La ya’lemül gaybe illallah” kuralına karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek için yalnız işaret suretinde perdeli ve kapalı haber vermişler.

Hattâ Tevrat ve İncil ve Zebur’da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı geldiğinden o kitaplara inanan bir kısım insanlar başka mana verip iman etmediler. Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberimiz  ahirete ait konulardan ayrıntılı şekilde ve dünyanın gelecek olaylarından ise özetle haber vermiştir.

Dünyanın gaybî geleceğinde ve dünya işlerinde, başa gelen olayları bildirmemekte Allah’ın çok büyük bir rahmeti saklanmıştır.  Gaybı gizlemekte çok önemli bir hikmeti bulunduğundan gaybî şeyleri haber vermekten yasak etmiştir.  Yalnızca kapalı ve özet bir surette, ya ilham veya ihtarla, bir emareyi vesile ederek, keşiflerde ve sadık rüyada, bir kısım gaybî hakikatleri hissettirir. O hakikatlerin hususi suretleri vukuundan sonra bilinir.

AHİRZAMANDAKİ BÜYÜK MÜCAHEDENİN CİFRÎ TARİHLERİ

AHİRZAMANDAKİ BÜYÜK MÜCAHEDENİN CİFRÎ TARİHLERİ


Fatiha suresinde sırat-ı müstakimi gösteren ayet-i kerime,  Asr suresindeki iman ve salih amel sahipleri, ayrıca kıyamete kadar hak üzerinde mücahede edecek taifeden haber veren hadis-i şerife dayanarak Bediüzzaman'ın yaptığı istihracat:

Ahirzamandan haber veren mühim bir hadis: “La tezâlü tâifetün min ümmetî zahirîne alel hakk, hattâ ye’tiyallahu bi emrihi”

“La tezâlü tâifetün min ümmetî” –şedde sayılır tenvin sayılmaz- cifri makamı 1542 (2117) ederek hak taifesinin sonuna ima eder.

“Zahirîne alel hakk” –şedde sayılır- cifrî makamı 1506 (2082) edip, bu tarihe kadar hak taifesi açıkça ve galip şekilde, sonra 1542 (2117) ’e kadar gizli mağlubiyet içinde aydınlatma görevine devam edeceğine remze yakın ima eder.

“hattâ ye’tiyallahu bi emrihi” –şedde sayılır- cifri makamı 1545 (2120) olup kafirin başında kıyamet kopmasına ima eder.

Bu üç fıkra 1506 (2082), 1542 (2117), 1545 (2120) tarihlerinde üç büyük değişimin zamanlarını göstermektedir.

Bediüzzaman: “Bu imalar gerçi yalnız bir tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil; fakat birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi. Hem kıyametin vaktini kat’î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle îmalarla bir nevî kanaat, bir galip ihtimal gelebilir.” demiştir.

Diğer taraftan:  Fatiha suresindeki “sırat-ı müstakim” doğru yolun büyük taifesini tarif eden “ellezine en’amte aleyhim” fıkrası da 1506 (2082) veya 7 (2083) etmekle  tam tamına “Zahirîne alel hakk” fıkrasının tarihine uymaktadır.

Bediüzzaman Risale-i Nur şakirtlerinin taifesinin ahirzamanda sırat-ı müstakim’in büyük taifesinin sonlarında makbul bir hizb olacağına işaret etmektedir.

Asr suresinin ahirzamana bakan cifrî işaretleri:

Bediüzzaman 30 kasım 1942 tarihinde “İnsanların özellikle müslümanların zincirleme sürüp giden helaket ve hasaretleri ne zaman başladı ve ne zamana kadar devam edecek ?” diye sorar. Bu soruya karşılık Asr suresinden çıkardığı cifrî işaretleri “Karadağ’ın bir meyvesi ve haşiyesi” başlıklı yazısında yazmıştır.

Asr suresindeki “ inne’l insâne le fî husrin” ayetinin (şedde ve tenvin sayılır) cifri makamı 1324 etmektedir.  1324 (rumi tarih olarak 1908 miladi) Hürriyet inkılabıyla başlayan saltanatın değişmesi, Balkan ve İtalyan harpleri, Birinci Dünya Savaşı yenilgileri ve dehşetli anlaşmaları, islam alametlerinin sarsılmaları, bu memleketin depremleri ve yangınları, İkinci Dünya savaşının yeryüzündeki fırtınaları gibi semavi ve arzi musibetlerle insanın hasaret içinde oluşu gerçeğine “ inne’l insâne le fî husrin” ayetinin 20.yüzyıla bakan yönünü tarihiyle göstermiştir.

“illellezîne âmenû ve amilussalihât” –sondaki te; he sayılır, şedde sayılırsa- cifrî makamı 1358 ve 9 (hicriye göre miladi 1939-1940) senesini göstermektedir.  O hasaretlerden (zararlardan), özellikle manevi hasaretlerden kurtulmanın tek çaresinin iman ve salih ameller olduğu gibi, karşı manasıyla da o hasaretin tek sebebinin küfür ve şükürsüzlük, yani imansızlık, fısk ve günahlar olduğunu göstermektedir.

“Essalihatu” daki iki tarih:

a) sondaki tâ çoğunlukla durağa rast geldiğinden cifirce he sayılabilir. Bu noktada “illa” beraberdir. 1358 (hicriyeye göre miladi 1939) tarihini gösterir.  İkinci dünya savaşının başlangıcıdır.

b) “he” okunmadığından “te” kalabilir. Bu noktadan şeddeler sayılmazsa ve “illa” beraber olmadığından 200 küsur zamana kadar iman ve salih amel sahibi bir büyük taife büyük hasaretlere karşı mücahedeye devam edecektir.

Bu tarih hem  Fatiha’nın sonundaki “sıratallezine en’amte aleyhim” 1547  (2122) veya 1577 (2151) tarihine uygun düşmektedir.

Hem de “La tezâlü tâifetün min ümmetî zahirîne alel hakk, hattâ ye’tiyallahu bi emrihi” hadisindeki;

1. cümle: 1500 (2076) makamıyla ahirzamanda bir mücahid taifenin son zamanlarına,
2. cümle: 1506 (2082) makamıyla galibane mücahedenin tarihine,
3. cümle: 1545 (2120) makamıyla pek az farkla hem Fatiha’nın, hem de Asr suresinin iki cümlesinin gaybi işaretlerine uygun düşmektedir.

Demek ki bu hadis-i şerifin üç cümlesinden her birisi 1500 (2076)  tarihine ve mücahedenin ne kadar devam edeceğine işaret etmektedir.

Aynı şekilde “Ellezine amenu ve amilussalihat” –şedde sayılmazsa- 1561 (2136) ,
“ve tevasav bil hakki ve tevasav bissabr” –şedde sayılır, fakat “bissabr” da lâm sayılır- 1560 (2135) makamıyla iştirak eder. O büyük taifenin mücahedeleri ne zamana kadar devam edeceğini gösterir.

Böylece hem Fatiha, hem Asr suresi hem de bu hadis ebced makamlarıyla yaklaşık aynı zamanı göstermektedirler.  Manasıyla da uyum içindedirler.

“Ve in küntüm merdâ” ayet cümlesi 1500 (2076) küsur olan cifrî makamıyla sapkınlar tarafından aşılanan manevi hastalıkların büyük kısmı Risale-i Nur’un Kur’anî ilaçlarıyla iyileştirilebilir diye işaret etmekle beraber, maatteessüf dünyanın 200 sene kadar ömrü geriye kalmışsa, bir sapkın fırkanın dahi devam edeceğine ima ediyor. 

İSLAMIN BAHARI VE YÜKSEK ASRI : 1400 ‘LÜ YILLAR

İSLAMIN BAHARI VE YÜKSEK ASRI : 1400 ‘LÜ YILLAR


Bediüzzaman Mektubat’ta Es’ile-i sitte isimli yazısında istikbalde gelecek nefret ve tahkirden bahsetmektedir. Demek öyle bir zaman gelecek ki ülkemizde dindarlara baskı uygulayanlar lanetlenecektir.  

Diğer alıntımızda da Münazarat isimli eserinde Bediüzzaman’ın ümitli yaklaşımlarına itiraz eden ve Zaman ahirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak diyen kimselere karşı da onları bırakıp gelecekteki insanlara hitap etmiştir. Bize göre buradaki “üçyüz seneden sonraki yüksek asır" 1400’lü hicri yıllara işaret etmektedir. Bediüzzaman kendisinin kışta geldiğini, gelecekte cennet gibi bir baharın yaşanacağını haber vermiştir.

Sonuç olarak yakın bir zamanda dünya çapındaki islamofobia sürecinin bir sonucu olarak ülkemizde din aleyhtarı bir kısım kalkışma ve kışkırtmalar yaşansa da bu dönemin atlatılacağına inanıyoruz. Dine ve dindarlara kan kusturmaya gelen bir zihniyet bu milletin nefret ve tükürükleri ile boğulacaktır.

Es’ile-i Sitte’den:

İstikbalde gelecek nefret ve tahkirden sakınmak için, şu mahrem zeyil (ekleme) (Es’ile-i sitte: altı soru) yazılmıştır. Yani, “Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!” denildiği zaman yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyahut silmek için yazılmıştır. 

Avrupa’nın insaniyetperver (insanlıksever) maskesi altında vahşî reislerinin sağır kulakları çınlasın! Ve bu vicdansız gaddarları bize musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokulsun!

Münazara’tan:

"S - İfrat ediyorsun (aşırı gidiyorsun), hayali hakikat gösteriyorsun. Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun (bizi cahillikle küçümsüyorsun). Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak.

C - Neden dünya herkese terakki (ilerleme) dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî (gerileme) dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki (gelecekteki) insanlarla konuşacağım: Ey üç yüz seneden sonraki (1400’lü yıllardaki) yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne (suskun biçimde) Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî (gaybi gizli bir bakışla) ile bizi temâşâ (seyr) eden Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler, Osman'lar, Tâhir'ler, Yûsuf'lar, Ahmed'ler, ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, "Sadakte" (doğrusun) deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. 


Şu muâsırlarım (çağdaşlarım) , varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize (geleceğinize) uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ (cennet gibi) bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.  


ŞU İSTİKBAL İNKILABATI İÇİNDE EN YÜKSEK GÜR SADA; İSLAMIN SADASI OLACAKTIR.

İBNÜL ARABİ’YE GÖRE RİCALU’L-GAYB

İBNÜL ARABİ’YE GÖRE RİCALU’L-GAYB



Ricâlu’l-Gayb Hiyerarşisi

Gizli olan hakikatlere ve sırlara vakıf oldukları ve herkes tarafından kolayca tanınmadıkları için ricâlu’l-gayb ismi verilen bu seçkin kişilerin arasında hiyerarşik bir düzen vardır.

Ricalu’l-gayb anlayışını sistematik bir tarzda ele alan İbnü’l-Arabî, özellik ve
mertebeyi esas alarak adamlığı yani ricalu’l-gaybı sınıflandırarak onların adlarını ve sayılarını verir.

O, ricâli iki kısma ayırır: Ricâlu’l-aded (sayı adamları) ve ricâlu’lmerâtib (mertebe adamları).

Ricâlu’l-aded, her dönemde sayıları değişmeyen, sabit olan ricâl tâifesi,
ricâlu’l-merâtib ise, sayıları belli olmayıp, artıp eksilen ricâl tâifesidir.

Ricâlu’l-aded (sayı adamları), şunlardır:
Kutub veya gavs (bir tane),
İmâmân (iki tane),
 evtâd (dört tane),
abdâl (yedi tane),
nükabâ (on iki tane),
nücebâ (sekiz tane),
havârî (bir tane),
recebiyyûn (kırk tane),
hâtem (bir tane),
müctebûn/mustafûn (üç yüz tane, Hz. Âdem’in kalbi üzerindedirler),
ilahî gayret makamındaki ricâl (kırk tane, Hz. Nuh’un kalbi üzerindedirler),
selâmet makamındaki ricâl (yedi tane, Hz. İbrahim’in kalbi üzerindedirler),
mülûkü’t-tarikat (beş tane, Cebrâîl’in kalbi üzerindedirler),
ricalü’l-hayri’l-mahz (üç tane, Mikâîl’in kalbi üzerindedirler),
İsrâfîl’in kalbi üzerindeki veliler (bir tane),
ricalü’l-âlemi’l-enfâs (nefesler âleminin ricâli).

Ricâlu’l-âlemi’l-enfâs, Hz. Davud’un kalbi üzerindedirler ve şu kısımlara
ayrılırlar:
Ricâlü’l-gayb (on tane),
ricalü’z-zahir (on sekiz tane),
ricalü’l-kuvveti’lilahiyye (sekiz tane),
ricâlü’l-hannân ve’l-atfı’l-ilahî (on beş tane),
ricâlu’l-heybet ve’l-celâl (dört tane),
ricalü’l-feth (yirmi dört tane),
ricâlu’l-meârici’l-ulâ (yedi tane),
ricalü’t-tahti’l-esfel (yirmi bir tane),
ricalü’l-imdâdi’l-ilahî ve’l-kevnî (üç tane),
ricalü’l-ilahî ve’r-rahmanî (üç tane),
racülü’l-berzah (bir tane),
racülün vâhid (bir tane),
Sakitü’r-Refref bin Sakitü’l-Arş (bir tane- İbnü’l-Arabî’de belirli bir makama
işaret eden simgesel bir isimdir),
ricâlü’l-ğani billah (iki tane),
şahsun vâhid (bir tane),
ricâlu ayni’t-tahkîm ve’z-zevâid (on tane),
büdelâ (on iki tane),
ricâlü’l-iştiyak (beş tane),
ricâlü’l-eyyâmi’s-sitte (altı tane).

Ricâlu’l-merâtib (mertebe adamları) ise şunlardır:
Melâmiyye, fukarâ, sûfiyye, ubbâd, zuhhâd, ricalü’l-mâ, efrâd, ümenâ, kurrâ, ahbâb, muhaddesûn, ahillâ, sümerâ, verese, evliyâ.

Evliyâ da kendi aralarında çeşitli kısımlara ayrılırlar:

Enbiyâ, rusül, sıddîkûn, şühedâ, sâlihûn, müslimûn, mü’minûn, kânitûn, sâdikûn, sâbirûn, hâşiûn, sâimûn, hâfizûn, zâkirûn, tâibûn-tevvâbûn, mütetahhirûn, hâmidûn, sâihûn, rakiûn, sâcidûn, el-Âmirûne bi’l-Ma’rûf (iyiliği emredenler), en-Nâhûne ani’l-Münker (münkerden alıkoyanlar), hulemâ, evvâhûn, el-Ecnâdü’l-İlâhiyyûn (ilahî askerler), ahyâr, evvâbûn, muhbitûn, münibûn, mubsirûn, muhâcirûn, müşfikûn, el-Mûfûne bi-ahdi’llâh (Allah’ın ahdini yerine getirenler), vâsılûn, hâifûn, mu’ridûn ve küremâ.

Kaynak: TASAVVUFTA RİCÂLU’L-GAYB   /   Ahmet ATLI

MEHDİ HANGİ CEMAATTEN ÇIKACAK?

MEHDİ HANGİ CEMAATTEN ÇIKACAK?



İmam Rabbani Hz.nin Mektubat isimli eserinde Mehdi’nin Nakşibendi tariki içinden çıkacağı yazılıdır. Bu nedenle Nakşibendi Tariki camiası Mehdinin Nakşi olacağını kabul ederler.  Muhammed Raşit El-Hüseyni’nin Sohbetler isimli eserinde şöyle ifade edilmektedir.

“İmam Rabbani buyurdu ki; Nakşibendî tarikatı ta Hz. Mehdi’ye kadar devam edecek, ona ulaşacak, geri kalan tarikatlar kayıp olup gidecektir. Yalnız Nakşibendî kalacak, hz. Mehdinin eline geçecek ve devam edecektir.” Nakşi olacak ve bu silsilenin sonunda gelecek, Mehdi as.’ı bu silsileden yetişmiş kamil mükemmil bir gavsı azam yetiştirecektir. (inşallah bu kapıdan çıkacaktır)”

Bediüzzaman’ın eserlerine baktığımızda Mehdi’nin Nur dairesinden çıkıp o daireyi genişleteceği yazılıdır. Risalelerde Mehdiyetin iman, hayat ve şeriat olmak üzere üç aşamadan oluştuğunu, Risale-i Nur'un imanı tecdit konusunda hizmet yaptığından bahisle en önemli mesele olan imanı tecdit hususunda görevli olan Bediüzzaman'ı Nur cemaatinin  bir kısmı Mehdi-i A’zam olarak tanırlar. Ondan sonra gelecek zat ünvanıyla hayatın geniş dairesinde hayat ve şeriat aşamalarını gerçekleştirecek olan Zatı uygulayıcı olarak ikinci derecede önemli görürler.

Uzun yıllar risaleleri incelemiş bir kimse olarak Bediüzzaman’ın kendisinden bir asır sonra gelecek Mehdi’yi açıkça haber verdiğini, O’nun Al-i Beytten olacağını, Al-i beyt cemaatini temsil edeceğini, bu zatın iman, hayat ve şeriat aşamalarını tam yaparak Mehdi ünvanına haiz olacağını düşünüyorum. 

Bu yazı her hangi bir cemaatin görüşünün yanlış olduğunu ima etme amacında değildir. Vurgulamak istediğim husus Müslümanların bir kısmının Mehdi zuhur ettiğinde kendi beklentilerinin dışında olduğunu görerek kendisini inkar edeceklerinin bildirilmiş olmasıdır.

Bir hadis-i şerifte şöyle denilmiştir:  Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Evlatlarımdan olan Mehdi'yi inkar eden beni inkar etmiştir."

MISIR İLE İLGİLİ HADİSLER

MISIR İLE İLGİLİ HADİSLER

Naim b. Hammad Fiten’de, ve Ebu Cafer, Muhammed b. Ali (ra)’dan tahric ettiler. Buyurdu ki: Abbasi, Horasan’a ulaştığı zaman Şarkta boynuz şeklinde bir yıldız çıkar. Bu yıldız, ilk çıktığında Allah Nuh kavmini helak etmiştir. Hz. İbrahim ateşe atıldığında da çıkmıştır. Firavun kavmi yok edildiğinde ve Yahya b. Zekeriya öldürüldüğünde de görülmüştür. Siz o yıldızı gördüğünüzde fitnelerin şerrinden Allah’a sığının. O yıldızın doğması güneş ve ay tutulmasından sonra olacaktır. Sonra fitneler “alaca karga” mısır’da zuhur edinceye kadar devam eder. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 32)

H.30—Deylemi, Ebu Ali Merdani’den (ravi silsilesi ile) O da Ebu Zer’den, O da Resulullah (s.a.v.)’den rivayet ettiler. Buyurdu ki: Mısır’da Kureyş’ten bir adam çıkar, çökük burunludur. Mağlup olur ve mülkünü zail eder ve Rum’a kaçar. Onları alıp İskenderiyye’ye getirir ve müslümanlarla savaşır ve ilk melhame bu olur.
Ondan (Mehdi'nin zuhurundan) önce Şam ve Mısır melikleri öldürülecektir..." (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)


/*-----3 sütun değil 4 sütun istiyorum diyenlere-----*/

İblis ve Ordusu

İblis ve Ordusu




İSRAİL'İN 74 YILLIK ÖMRÜ

İSRAİL'İN 74 YILLIK ÖMRÜ

Mustafa Özcan / Yeni Akit

Mustafa ÖZCAN

21 Mayıs 2014 Çarşamba 

1948 yılında kurulan İsrail’in ömrünün İbrani takvimiyle 76, miladi takvimle ise 74 yıl olduğu ifade ediliyor. Bu keşif Tevrat’a da dayandırılıyor veya isnat ediliyor. Bilindiği gibi, İbrani takvimi de şemsi değil kameridir. Kameri olan İsrail takvimi şemsi takvim karşısında üç yılda bir ay ileri atmaktadır. Bunu şu şekilde izah etmek mümkündür: İsrail takvimine göre 3 yıl 36 ay olup bu süre şemsi takvimde 35 aya düşmektedir. Bu nedenle İbrani takvimine göre 76 yıl, miladi takvim olarak karşımıza 74 yıl olarak çıkmaktadır. İbrani takvimine göre İsrail’in ömrü 76 yıl olup bu miladi takvimde 74 yıla düşmektedir. Bu hesaplamaya göre, 1948 yılında kurulan İsrail’in çöküş tarihi 2022 yılıdır. 1948 üzerine 74 yıl ilave ettiğimizde 2022 yılına ulaşmaktayız. Nihad Bessam Cerrar gibi cümle hesabı uzmanları İsrail’in ömrünün 2022 yılında sona ereceğini müjdeliyorlar. Şeyh Ahmet Yasin de New York Times gibi gazetelere yaptığı değerlendirmede üç ihtimalli bir hesapla 2016, 2021 ve 2027 yılları ile karşımıza çıkmıştı. Bununla birlikte Nihad Bessam Cerrar, müstakil olarak yazmış olduğu bir risalesinin başlığında zeval yılını ibraz etmiştir. Zeval-i İsrail: 2022. Elbette Kur’an ile ilgili keşfiyata dayalı olarak bu tarihe ulaşmıştır.. Tevrat’a göre bu nübüe/nübüat yani gaybın haberlerini değerlendiren Muhammed Abdullah Avn da Basiret Gözü (Aynu’l Basire) adlı programında Tevrat üzerinden giderek aynı sonuca ulaşmıştır. Nihad Bessam Cerrar Kur’an üzerinden, Muhammed Abdullah Avn ise Tevrat üzerinden yola çıkarak aynı sonuca varmışlardır. Avn İsrail’in sonu olarak hicri takvim olarak 1443 tarihine ulaşıyor. Bu ise, İsra Sûresi’nin âyetlerinin kelime sayısına tekabül ediyor.
*
Elbette gayb mutlak olarak Allah’ın bilgisi dahilindedir. Bu mutlak bilginin bir kısmını farklı derecelerde kullarıyla paylaşabilir. Münzel kitaplarında açıktan veya perdeli olarak ortaya koyabilir. Kur’an açıkça Rum Sûresi’nin başında Rumların yenildiğini ama birkaç yıl içinde zafere ulaşacaklarını beyan ediyor. Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği gibi birkaç yıl içinde Rumlar yani Bizanslılar Sasanileri yeniyorlar. Demek ki, Kur’an-ı Kerim açıktan gaybın perdelerini açabiliyor. Bazen gayb perdeleri ikinci ve üçüncü seviyeden açılıyor. Lakin perdeli olduğundan dolayı tartışmalı veya muhtelefünfih olarak kalıyor. Muhammed Abdullah Avn, Basiret Gözü adlı görüntülü derslerinde gayb ile alakalı olarak kısaca şu bilgileri paylaşıyor: Gayb iki kısımdır. Mutlak gayb ve paylaşılan ya da mukayyet gayb! Gayb müteşabihat veya muhkemat gibidir. Mutlak gayb muhkemata benzer. Temel gayb budur. Allah katında gizlenmiştir. Kullar buna muttali olamazlar. Gaybın perdeleri dereceli olarak açılır. Herkes kendi nasibinde bu açılan perdelerden gayb huzmelerine aşina olur. Bazen de bilgi ihatalı olmadığından yorumunda yanılır. Sınırlı gayb bilgisiyle sınırsız ve mutlak gaybı çözemez, ihata edemez ve yorumunda yanılır. Gayb perdelerini açan Kur’an ve Sünnet kaynaklı ya da onlardan mülhem haberlere ve keşiflere ise nübüe/nübüat diyoruz. Şimdi bütün dünyada ve bütün dinlerde kurallar (şeriat) yerine bu eğilimin ve gaybın haberlerine ilginin öne çıktığını görebiliyoruz. Yahudilerde İbni Meymunculuk yerine Kıyametçilik, Hıristiyanlar da İncilciler ve Şii ve Sünni’siyle İslami kesimlerde de aynı damar öne çıkmıştır. Bu trend genel eğilim haline gelmiştir. Bu da bütün din mensuplarına göre ahirzaman diliminde yaşadığımızın resmidir.  
*
Nübüe veya nübüat yani gayb haberleri geçmiş veya aktüel veya pasif veya aktif metinlerde yerlerini alırlar. Allah bunlar vasıtasıyla veya gayb dili üzerinden kullarına seslenir. Elbette bu şifrelidir. Allah bazen kullarına bildirir lakin bu bildirim muğlak olarak kalır. Kul künhüne vakıf olamaz, nüfuz edemez. Elbette haberleşme peygamberleri vasıtasıyladır. Lakin ilham ve keşif düzeyinde de ikincil kanallarla da devam eder. Kimileri Peygamberlerin bile gayba muttali olamadıklarını söylüyorlar. Bu şefaat meselesi gibidir. Allah’ın izni dairesinde olur. Onun izin vermediğine kimse ulaşamaz. Bu nokta kesindir, tartışma götürmez. Tartışma, izin verilen oranın veya paylaşılan oranın anlaşılması ve sıhhatiyle alakalıdır. Günümüzde Hasan Turabi gibiler kıyamet alametlerini reddediyor veya bahusus Hazreti İsa’nın nüzulü gibi meseleleri ret ve inkâr ediyorlar. Bana göre bu, kompleks ürünü bir yaklaşımdır. Geçmişte Turabi tıbbı nebevi gibi hususları da reddetmiştir. İlahi metinlerdeki veya hadislerdeki nübüe, gayb perdelerinin yırtılması ve açılmasıdır. Allah mutlak gaybını yine gayb haberleriyle (nübüe) izafileştiriyor, açıyor, sınırlıyor. Bu alanda yanılma payı yüksek olduğundan ihtiyat esastır. Bu anlamda, merhum Ömer Süleyman Aşkar bir konuşmasında ilahi zaferin garanti olduğunu lakin vakit tayini konusunda ihtiyatın elden bırakılmaması gerektiğini söyler. Zira bu gayb haberlerini kendine yansıtan bazıları vaktiyle hayali misyonlara soyunmuşlar ve bu da anlam ve istikamette kayma ve sapmalarına neden olmuştur. Yahudilik ve Hıristiyanlık ve İslam’daki fırkaların çoğunluğu bu nedenden ortaya çıkmıştır. Yehova Şahitleri, Kadiyaniler, Bahailer ve Şii fırkalarının geneli, Sebataistler bunlara örnek olarak verilebilir. Bugün İŞİD taife-i mensuru hadisine dayanarak kafa ve baş koparıyor. Reşad Halife ‘19 mucizesi’ üzerinden yeni bir fırka türetmiştir.
 Sahte Mesih veya Mehdi namzetleri zamanla fırkaların teşekkülüne neden olmuştur. Bununla birlikte sahteleri var diye hakikatini inkâr doğru olmaz. Bunları ortadan kaldırarak imtihan araçlarını da ortadan kaldırmış olmayız. Bu hususta ‘İmtihan araçlarını ortadan kaldırmak’ başlıklı yazımıza müracaat edilebilir. İmtihan sırrı araçlarını da beraberinde getirir. Biz Allah’tan doğru tarafta olmayı niyaz edelim. Bunun karinelerinden birisi, ihtiyatlılıktır. Bu da havf ile reca makamlarının meyvesidir. Ömer Aşkar’ın sözleriyle bitirelim: Ne vakit olacağını tayin edemesek de İsrail karşısında zaferimiz kesindir. Mesele zafer meselesi değil, vakit meselesidir. Ehil olursak, 2022’yi görürüz. Kısmet olursa bir başka yazıda da rüyaların kapışmasına değinelim!

GAYBİ HABER KAYNAKLARI

GAYBİ HABER KAYNAKLARI


 "Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez" 
En'am suresi, ayet: 59

İslam dinine göre gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.  Bu temel itikadımızdır. Peygamberler dahi Allah onlara gaybı bildirmedikçe bilmezler. Peygamberlerin bildirdiği gaybi haberler daima Allahın izin verdiği kadardır.

Bu açıdan Peygamberimiz dahi Allahın izniyle gaybi konuları haber vermiştir. Evliyaullah da Peygamberimizin sünnetine ittiba ederek peygamberlik gölgesi altında bazı sırlara vakıf olmuşlardır. Bunlara da keşif ve keramet denilir.

Ehl-i sünnet  anlayışımıza göre gaybi konuların çeşitleri şöyledir:

1) Kur’anın gaybi ayetlerinin açık gaybi haberlerine   inanmak imanın gereğidir. 

2) Hadis-i şeriflerde belirtilen gaybi haberlerdir. Sağlam hadis kitaplarında belirtilen kitabü’l-fiten ve melahim gibi bablarda yazılı hadis-i şeriflerdir.

3) Kur’an ayetlerinin ve hadis-i şeriflerin ebcedi ve cifri yorumları ise ne kadar sağlam olursa olsun neticede gizli ve örtülü kısımdandır. Bu konularda uzmanlaşmış kimselerin anlayışıdır. Bunlara inanmak kişinin kendisini bağlar. Umum için bağlayıcı delil niteliğinde değildir.

4) Evliyaullahın  gaybi keşif ve müşahedeleridir. Bunlarda veli zatın kendi kalb aynasına yansıyan görüntülerdir. Kısmen tabir ve yoruma ihtiyaçları olabilir. Çoğunlukla vukuundan sonra keşfin gerçek sureti anlaşılır. Keşif ve müşahedelerin ayar ve mihengi daima Kur’an ve sünnettir. Kur’an ve Sünnete uymayan keşifler bir değer taşımazlar.

5) Sadık rüyalar: Ahirzamanda sadık rüyaların çok olacağına dair hadis gereğince yine Kur’an ve sünnet esaslarına uygun olmak şartıyla sadık rüyalar  kısmen gerçeği ifade edebilir. Sadık rüyaların doğru şekilde tabir edilmesi gerekir.

Bunun dışında islam dinine mensup olmayanlardan sudur eden kehanet tarzı şeyler –ister doğru çıksın, ister çıkmasın- neticede istidraçtır. Bunlar İslam açısından delil olmaz. Bunları itikadi açıdan doğru kabul etmiyoruz. Sadece düşman cephesinin davranışlarına yön veren veriler olarak, ne düşündüklerini anlamak için bazen zikrediyoruz. Onları kalbimize koymuyoruz.  

Müslüman olsun olmasın kişilerden zuhur eden fal türü şeyler de cinni tasallutlar sonucu oluşan vakıalardır. Genellikle yuvarlak sözlerden oluşur. Zaman zaman biz bilmiştik derler. Bilemedikleri konuların üzerini örterler.

Astrologlarla ilgili olarak dini kitaplarımızda ilm-i nücum ve yıldızname ilimleri de muteber sayılmamıştır.

Abdullah Gürbüz Baba’nın sohbeti: Yahudilerin sonu

Abdullah Gürbüz Baba’nın sohbeti: Yahudilerin sonu


Abdullah Gürbüz Baba'nın sohbet videosu çözümü:

(Yahudiler) Kendi neslinden olmayanı insandan saymıyorlar. Ama onların nesli de bitecek. Nasıl bitecek? İşte Mescid-i Aksa’yı almak isteyecekler. Yıkmak isteyecekler.

Merih yıldızında taife-i cinler var. Hep Müslüman… Hem de Süleyman (a.s.) ile beraber Mescid-i Aksa’yı yapmaya çalıştılar. Mescid-i Aksa’nın renkli camını, diğer yerlerini yapan taife-i cin… Topraktan maden çıkarıp, eritip de camı getiren, Davud (a.s) topraktan çıkarıp da demirleri yapan o, Süleyman (a.s.) da derhal bulutlarla beraber seyyare yapan gezen o, kurtların kuşların lisanını bilen ….

Belkıs denilen hanım buna o kadar mücevher getirdi ki, bizim mücevhere hiç ihtiyacımız yok dedi, kırdırdı kırdırdı, Mescid-i Aksa’nın çamurlarının içine attı. Bu dünya için değil, ahiret için varız.

Şimdi Yahudiler bakıyor ki, Onlar Mescid-i Aksa’yı yıkarsa, biz çok zengin olacağız diyorlar. Altından tüneller yapıp da orayı yıkacaklar. Yıkacağı zamanda Merih yıldızından o insanlar gelecekler .  Hani bazen seyyare görünüyor, kaçıyor. Fırlayıp gidiyor. Bunlar Merih yıldızından gelen ilim adamları, burdaki ilmi öğreniyor. İsrail’in yaptığı silahları imha edecekler. Ve İsrail’de bir tane benî İsrail Yahudisi koymayacaklar. Taşın arkasına gizlenseler dahi, burada var diyor. Onu kim bulacak? Hû diyen dervişler bulacak. Öyle, efendim alimim, tarikat ile alakası yok. Kur’ana tabiyim, sünnetle alakası yok. Sünnetleri kılmayınız. Mezhepleri tanımıyorum diyen adamlar değil.

Allah diyen, tarikat yolunda Allah’ı seven, basireti açılan, mutmainne makamına gelen o mübarek insanlar taşın lisanını bilecekler, kurdun kuşun lisanını bilecekler. “Benî İsrail’in Yahudisi işte burada !” diyecekler.  Bunlar imha edildiğinde bütün dünya sevinecek. Şimdiye kadar bunlar Müslümanlara zulmettiydi. Zulmedenin ahiri berbat olur. Hak ettiler diyecekler…

Kaynaklar:

1) Abdullah Gürbüz Baba’nın sohbet videosu:
2) Mars gezegenindeki Cin Sultanlığı hakkında Gaybi Hadisler sitesindeki yazı:

GAYBİ KONULARDA METODOLOJİ

GAYBİ KONULARDA METODOLOJİ



KEŞİF VE ŞUHUD  HAKKINDA

Keşif ve şuhud (meşhudat, vizyonlar) yoluyla erişilen gayb bilgisi; rüya türünden olduğu için aynen tabir edilmez.  Rüya ve keşiflerde görülen misal alemi ile yaşadığımız hakiki alemi birbirinden ayırmak gerekir. Bunların hükümleri birbirinden farklıdır. Uyanık kimse maddi alem ile misal alemini birbirinden ayırabildiği için tabirde hakkı vardır.

Bazı keşif ehli veliler “Yeryüzünün bir tabakası cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var” demişlerdir. Halbuki görünen dünyamızda binler sene genişlikte o tabakalar yerleşemez.  Bir kısım şuhud ehli veliler ruhani seyirlerinde yeryüzünün tabakalarını misal aleminde binler sene genişlikte görüyorlar.  Gördükleri doğrudur, ancak misal alemi görünüş olarak maddi aleme benzemesine rağmen fizik yasaları farklıdır. Bu iki alem birbirine karıştırıldığı vakit yanlış hüküm verilmiş olur.   Küçücük maddi çekirdek de koskoca bir manevi ağaç vardır.

Şuhud derecesi, gayba iman derecesinden daha aşağıdadır. Yalnızca şuhuduna dayanan bir kısım velayet ehlinin keşifleri, nübüvvet varisleri olan asfiya ve muhakkiklerin şuhuda değil, Kur’ana ve vahye, gaybi fakat kapsamlı, doğru imani hakikatlerine yetişmez.  

Tasavvuf ehlinin halleri, keşifleri, zevkleri ve müşahedelerinin ölçüsü kitap ve sünnettir.

AÇIK VE KAPALI VAHİYLERİN NİTELİĞİ

Peygamber Efendimize gelen vahiy iki kısımdır. Açık ve kapalı vahiyler…

Kur’an ve bazı kudsi hadislerde olduğu gibi açık vahiylere Peygamberimiz hiç müdahale etmeden ümmetine tebliğ etmiştir.

Kapalı / örtülü vahiylerin özü vahiy ve ilhama dayanır; fakat ayrıntıları ve tanımlamaları Peygamberimize aittir.

Vahiy yoluyla bildirilen özet bir olayı anlatırken Peygamberimiz; bazen vahiyle, bazen ilham ile bazen de kendi feraseti ile detaylanlandırır. Kendi içtihadı ile yaptığı ayrıntılı anlatımda ya peygamberlik vazifesinin kudsi kuvvetiyle ya da o zamanki insanların gelenek ve anlayış düzeyine göre beşeriyeti noktasında beyan eder. Bu nedenle her hadiste, o hadisin bütün ayrıntılarına vahiy noktasında bakılmaz.  Beşeriyetin gereği olan düşünce ve uygulamalarında Peygamberliğin ulvi eserleri aranılmaz.

Peygamberimize bazı olaylar özet olarak ve örtülü biçimde vahiy yoluyla gelir. O da kendi ferasetiyle ve umumun anlayışına uygun olarak anlatır. Şu tasvirlerdeki benzetmelere ve anlaşılması güç noktalara bazen tefsir ve tabir gerekiyor.  Bazı hakikatleri akla yaklaştırabilmek için benzetmeler yoluyla örnekler verilir.

BELİRLİ YADA GENEL OLAYLARDAN HABER VEREN HADİSLER

Peygamberimizin gelecekten haber verdiği bazı hadisler belirli, tek bir olaydan bahsetmez.  Tekrarlanan genel olaylar zincirinden belirli bir olayı örnek olarak haber verir.  Halbuki o olayın çeşitli yönleri vardır. Her defasında bir yönünü beyan eder. Sonra hadis râvisi farklı yönleri birleştirince gerçek dışı gibi görünür.

Mesela: Hz. Mehdi’ye dair çeşitli rivayetler var. Ayrıntılar ve tasvirler başka başkadır.  Peygamberimiz vahye dayanarak, her asırda mü’minlerin morallerini korumak için, dehşetli olaylarda ümitsizliğe düşmesini önlemek için, ayrıca islam aleminin nurani zinciri olan Al-i Beytine mü’minleri manen bağlamak için Mehdi’yi haber vermiş.  Âhirzamanda gelen Mehdî gibi her bir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdî, belki mehdîler bulmuş. 

İşte büyük Mehdi’den önce gelen örnekleri olan Mehdi Halifeler ve Mehdi Kutupların nitelikleri, asıl Mehdi’nin niteliklerine karışmış, ondan rivayetler ihtilafa düşmüştür.

GAYBI ALLAH’TAN BAŞKA KİMSE BİLMEZ SIRRI

Peygamberimiz  “La ya’lemül gaybe illallah” sırrınca, kendi kendine gaybı bilmezdi. Cenâb-ı Hak ona bildirince o da bildirirdi.  Cenab-ı Hak Hakîm ve Rahîm olduğundan, hikmet ve rahmeti gereğince gaybi durumların çoğunun örtülmesini ve gizli kalmasını istiyor. Çünkü bu dünyada insanın hoşuna gitmeyen çok şeyler olduğundan, meydana gelmeden önce onları bilmek acı verir. Bu sır için ölüm ve ecel belirsiz bırakılmış ve insanın başına gelecek musibetler gayb perdesinde kalmıştır.

Allahın hikmet ve rahmeti, Peygamber efendimizin ümmetine olan merhametini rencide etmemek, Âl ve ashabına olan şefkatini incitmemek için, Peygamberimizin ölümünden sonra Âl ve ashabının ve ümmetinin başına gelen müthiş olayları tümüyle ve ayrıntılarıyla göstermemesi hikmet ve rahmetin gereğidir.  Fakat bazı hikmetler için önemli olayları Ona öğretmiş, O da haber vermiştir. Güzel hadiseleri de kısmen özet halinde, kısmen ayrıntılı olarak bildirmiş, O da haber vermiştir.

Peygamberimizin yolunda hakikate ermiş olan Veliler de gaybî olan şeyleri, kendilerine bildirilmezse bilmezler.

CİFİR İLMİ

Cifir ilmi meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan gerçek vazifelerden alıkoyup meşgul eder.  İmani hakikatler her müslümanın öğrenmesi gereken temel gerçeklerdir. İmani hakikatleri öğrenmeyi ikinci plana atan her şey yanlıştır. 

Cifir ilminin muhtemel zararlarından birisi de “Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez” yasağına karşı edep dışı hareket etme tehlikesidir. Bu yüzden ben bilirim demek büyük vebaldir.

Ayrıca cifir ilmi muhkem kaidelere bağlı olmadığından gizli ilimlerde suistimal eden şarlatanlar istifade edebilir.

KEŞİF EHLİNİN GERÇEKLEŞMEYEN GAYBİ HABERLERİNİN SEBEBİ

Bazen keşif ehli velilere dayanarak verilen gaybi haberler gerçekleşmiyor. Böyle velayet ve keşif ehli veliler neden gerçek dışı haber veriyorlar? 

Hadis-i şerifte gelmiştir ki, “Bazan belâ iniyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.”  Şu hadisin sırrı gösteriyor ki, kaderde belirlenmiş mukadderat, bazı şartlar ile vukua gelirken geri kalır.  Demek ki, keşif ehli velilerin haberdar olduğu mukadderat  kesin değildir, bazı şartlarla kayıtlıdır. O şartlar gerçekleşmediği zaman o hâdise de vukua gelmiyor.

Allahın ezelde takdir ettiği ve asla değişmeyen hükümleri Levh-i Ezeli yada Levh-i Mahfuz’da yazılmıştır. Levh-i Mahv ve İsbat ise Levh-i Ezeli’nin bir nevi defteridir. Burada ise bir kısmı silinip yeniden yazılan ve bir kısmı silinmeden aynen kalan hükümler mevcuttur.  Velilerin Levh-i ezeliye kadar çıkması gayet nadirdir. Çoğu velinin keşfi oraya kadar çıkamıyor.

İşte bu yüzden istihraca dayanarak veya keşfiyat türünden verilen haberler, bağlanmış oldukları şartları bulamadıkları zaman vukua gelmez.  Bu tür gaybi haberlerin gerçekleşmemesi onları haber veren velileri yalanlamıyor. Çünkü kaderde ecel-i muallak olarak takdir edilmiş ancak şartını bulmadığı için vukua gelmemiştir. 

Bu gibi gaybi haberlerin gerçekleşmesi için müslümanların halis duası önemli bir şarttır. Bid’atler duaların kabulüne engel olduğundan beklenen açılım ve fütuhat gerçekleşmeyebilir. Nasıl ki, geçen hadisin sırrıyla, sadaka belâyı kaldırır; çoğunluğun hâlis duası dahi fetih ve açılımların gelmesi için çekim gücü oluşturur. Manevi çekim gücü  meydana  gelmediği zaman fütuhat da verilmez. 

Bu durumda evliyalara dayanarak kesin haberler vermenin yanlış olduğu, müslümanlar çalışmazsa sadece gaybi haberleri bel bağlamanın hatalı olacağı anlaşılmaktadır.

BAZI HADİSLERİN GERÇEK ANLAMI VUKUUNDAN SONRA BİLİNİR

Âhirzamanda vukua gelecek hâdiselere dair hadîslerin bir kısmı, Kur’anın müteşabihatı gibi, derin mânâları var. Muhkemat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Tefsir yerine te’vil edilir.  “Onun te’vilini Allah’tan ve ilimde derinleşmiş olanların dışında kimse bilmez” sırrıyla, vukuundan sonra te’villeri anlaşılır ve gerçek anlamı bilinir. 

İMAN VE YÜKÜMLÜLÜK SIRRI

İman ve yükümlülük; yapıp yapmama serbestliği dairesinde bir sınav, bir deneyim, bir yarışmadır. Bu yüzden perdeli ve derin, inceleme ve deneyime muhtaç olan kuramsal konuları elbette açık olmaz. Herkes ister istemez tasdik edecek, doğrulayacak derecede mecburi olmaz. Ta ki Ebu Bekirler yücelerin yücesine çıksınlar ve Ebu Cehiller aşağıların aşağısına düşsünler. İrade serbestliği kalmazsa yükümlülük de olmaz.

Bu sır ve hikmet yüzünden mu’cizeler nadiren verilir.  Yükümlülük yeri olan dünyada gözle görünecek olan kıyamet alametleri ve kıyamet saatinin şartları Kur’anın müteşabihatı gibi kapalı ve te’villi oluyor.

Yalnız, güneşin batıdan çıkması açıkça herkesi doğrulamaya mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır, daha sonra tevbe ve iman makbul olmaz. Çünkü, Ebu Bekir’ler ile Ebu Cehil’ler tasdikte beraber olurlar.

Hazret-i İsa AS’ın inişi ve kendisinin İsa AS olduğu, iman nurunun dikkatiyle bilinir, herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan gibi müthiş kişiler, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.

PEYGAMBERİMİZİE BİLDİRİLEN AYRINTILI VE ÖZET GAYBİ HABERLER

Peygamberimize bildirilen gaybi haberlerin bir kısmı ayrıntılı biçimde bildirilir. Bu kısımda hiç yorum yapmaz ve karışamaz: Kur’ân’ın ve kudsî hadîslerin açık manalı muhkematı gibi...

Diğer bir kısmı özlü, icmali bir şekilde bildirilir, ayrıntıları ve tasvirleri onun içtihadına havâle edilir: İmana girmeyen evrensel konular  ve gelecek olaylarına dair hadîsler gibi. Bu kısımdaki hadisleri Peygamberimiz (SAV) duruma uygun söz söyleme yeteneğiyle, örnekler  vererek, yükümlülük sırrı hikmetine uygun ayrıntılı şekilde anlatır.

Meselâ, bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Peygamberimiz dedi ki: “Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada Cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür.” Bu garip haberden beş altı dakika sonra birisi geldi, dedi: “Ya Resulallah, yetmiş yaşında bulunan filân münafık vefat etti, Cehenneme gitti.” Peygamberin yüksek belîğâne sözünün gerçek anlamını gösterdi.

TEŞBİH VE TEMSİL SURETİNDE RİVAYET EDİLEN HADİSLER

 Teşbihler (benzetme)  ve temsiller (örnekler verme) suretinde rivayet edilen bir kısım hadîsler, zamanın geçmesiyle halkın nazarında hakikat olarak algılandığından, gerçeğe uygun çıkmıyor. Hakikatin ta kendisi olduğu halde, gerçeğe uygun görünmüyor. Meselâ, Arşı taşıyan melekler  gibi Yeryüzünü taşıyan melekler olan “Öküz” ve “Balık” namında ve misalinde iki melâike, koca bir öküz ve pek büyük bir balık olarak hayal edilmiş.

ÖZEL OLDUĞU HALDE GENEL ZANNEDİLEN HADİSLER

Bir kısım hadîsler müslümanların çoğunluğu noktasında, İslam hükümetinin veya hilafet merkezinin bulunduğu yer açısından geldiği halde, bütün dünyayı kapsayacak zannedilmiş. Özel bir duruma baktığı halde, her yeri kapsayacak şekilde  algılanmıştır. Meselâ rivayette vardır ki, “Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kalmayacak.”  Yani, “Zikirhaneler kapanacak ve Türkçe ezan ve kàmet okunacak” demektir.

ÖLÜM VE KIYAMET VAKTİNİN GİZLİ KALMASININ SIRRI

Ecel ve ölüm gibi gaybi konular çok hikmet ve faydalar açısından gizli kalmıştır. Bunun gibi dünyanın sekeratı ve ölümü, insanlığın ve canlıların eceli olan kıyamet dahi çok faydalar için gizlenmiştir. 

Eğer ecel vakti belli olsaydı, yarı ömür mutlak gaflet içinde ve yarıdan sonrası mutlak korku içinde geçecekti. Bu durumda hayatı ümit ve korku içinde yaşama dengesi bozulacaktı.   

Aynen öyle de, dünyanın eceli ve sekeratı olan kıyamet vakti belli olsaydı, ilk ve orta çağlarda yaşayan insanlar  kıyamet ve âhiretten pek az etkileneceklerdi. Son çağlarda yaşayanlar ise mutlak korku içinde bulunacaklardı. Bu durumda ne dünya hayatının lezzeti ve değeri kalır, ne de ümit ve korku içinde serbestçe itaat ederek kulluğun önemi ve hikmeti kalırdı.

Hem eğer belirli olsa, bir kısım imani hakikatler apaçık şekle girer, herkes ister istemez tasdik eder. Özgür irade ile bağlı olan yükümlülük sırrı ve iman hikmeti bozulur.

İşte bunun gibi çok faydalar için gaybi konular gizli kalmıştır. Herkes her an hem ecelini, hem hayatını düşündüğü için hem dünyaya, hem âhiretine çalışabilir. Her asırdaki insanlar hem kıyametin kopmasını, hem dünyanın devamını düşünebilir. Böylece hemen ölecekmiş gibi sonsuz ahiret hayatına, hem de hiç ölmeyecek gibi dünya hayatına çalışabilir.

Hem de musibetlerin vakti belirli olsaydı, başına musibet gelecek adam, musibeti beklerken o gelecek musibetiten on misli daha ağır bir korkuyu , o bekleyişten çekerdi. Bunun için, Allahın hikmet ve rahmeti ile musibetler gizli ve perdeli bırakılmış. Gaybi hadiselerin pek çoğunda böyle hikmetler  bulunduğundan gaybdan haber vermek yasak edilmiştir.

Gaybi konulardan Allahın izni ile haber verenler, “La ya’lemül gaybe illallah” kuralına karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek için yalnız işaret suretinde perdeli ve kapalı haber vermişler.

Hattâ Tevrat ve İncil ve Zebur’da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı geldiğinden o kitaplara inanan bir kısım insanlar başka mana verip iman etmediler. Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberimiz  ahirete ait konulardan ayrıntılı şekilde ve dünyanın gelecek olaylarından ise özetle haber vermiştir.

Dünyanın gaybî geleceğinde ve dünya işlerinde, başa gelen olayları bildirmemekte Allah’ın çok büyük bir rahmeti saklanmıştır.  Gaybı gizlemekte çok önemli bir hikmeti bulunduğundan gaybî şeyleri haber vermekten yasak etmiştir.  Yalnızca kapalı ve özet bir surette, ya ilham veya ihtarla, bir emareyi vesile ederek, keşiflerde ve sadık rüyada, bir kısım gaybî hakikatleri hissettirir. O hakikatlerin hususi suretleri vukuundan sonra bilinir.

AHİRZAMANDAKİ BÜYÜK MÜCAHEDENİN CİFRÎ TARİHLERİ

AHİRZAMANDAKİ BÜYÜK MÜCAHEDENİN CİFRÎ TARİHLERİ


Fatiha suresinde sırat-ı müstakimi gösteren ayet-i kerime,  Asr suresindeki iman ve salih amel sahipleri, ayrıca kıyamete kadar hak üzerinde mücahede edecek taifeden haber veren hadis-i şerife dayanarak Bediüzzaman'ın yaptığı istihracat:

Ahirzamandan haber veren mühim bir hadis: “La tezâlü tâifetün min ümmetî zahirîne alel hakk, hattâ ye’tiyallahu bi emrihi”

“La tezâlü tâifetün min ümmetî” –şedde sayılır tenvin sayılmaz- cifri makamı 1542 (2117) ederek hak taifesinin sonuna ima eder.

“Zahirîne alel hakk” –şedde sayılır- cifrî makamı 1506 (2082) edip, bu tarihe kadar hak taifesi açıkça ve galip şekilde, sonra 1542 (2117) ’e kadar gizli mağlubiyet içinde aydınlatma görevine devam edeceğine remze yakın ima eder.

“hattâ ye’tiyallahu bi emrihi” –şedde sayılır- cifri makamı 1545 (2120) olup kafirin başında kıyamet kopmasına ima eder.

Bu üç fıkra 1506 (2082), 1542 (2117), 1545 (2120) tarihlerinde üç büyük değişimin zamanlarını göstermektedir.

Bediüzzaman: “Bu imalar gerçi yalnız bir tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil; fakat birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi. Hem kıyametin vaktini kat’î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle îmalarla bir nevî kanaat, bir galip ihtimal gelebilir.” demiştir.

Diğer taraftan:  Fatiha suresindeki “sırat-ı müstakim” doğru yolun büyük taifesini tarif eden “ellezine en’amte aleyhim” fıkrası da 1506 (2082) veya 7 (2083) etmekle  tam tamına “Zahirîne alel hakk” fıkrasının tarihine uymaktadır.

Bediüzzaman Risale-i Nur şakirtlerinin taifesinin ahirzamanda sırat-ı müstakim’in büyük taifesinin sonlarında makbul bir hizb olacağına işaret etmektedir.

Asr suresinin ahirzamana bakan cifrî işaretleri:

Bediüzzaman 30 kasım 1942 tarihinde “İnsanların özellikle müslümanların zincirleme sürüp giden helaket ve hasaretleri ne zaman başladı ve ne zamana kadar devam edecek ?” diye sorar. Bu soruya karşılık Asr suresinden çıkardığı cifrî işaretleri “Karadağ’ın bir meyvesi ve haşiyesi” başlıklı yazısında yazmıştır.

Asr suresindeki “ inne’l insâne le fî husrin” ayetinin (şedde ve tenvin sayılır) cifri makamı 1324 etmektedir.  1324 (rumi tarih olarak 1908 miladi) Hürriyet inkılabıyla başlayan saltanatın değişmesi, Balkan ve İtalyan harpleri, Birinci Dünya Savaşı yenilgileri ve dehşetli anlaşmaları, islam alametlerinin sarsılmaları, bu memleketin depremleri ve yangınları, İkinci Dünya savaşının yeryüzündeki fırtınaları gibi semavi ve arzi musibetlerle insanın hasaret içinde oluşu gerçeğine “ inne’l insâne le fî husrin” ayetinin 20.yüzyıla bakan yönünü tarihiyle göstermiştir.

“illellezîne âmenû ve amilussalihât” –sondaki te; he sayılır, şedde sayılırsa- cifrî makamı 1358 ve 9 (hicriye göre miladi 1939-1940) senesini göstermektedir.  O hasaretlerden (zararlardan), özellikle manevi hasaretlerden kurtulmanın tek çaresinin iman ve salih ameller olduğu gibi, karşı manasıyla da o hasaretin tek sebebinin küfür ve şükürsüzlük, yani imansızlık, fısk ve günahlar olduğunu göstermektedir.

“Essalihatu” daki iki tarih:

a) sondaki tâ çoğunlukla durağa rast geldiğinden cifirce he sayılabilir. Bu noktada “illa” beraberdir. 1358 (hicriyeye göre miladi 1939) tarihini gösterir.  İkinci dünya savaşının başlangıcıdır.

b) “he” okunmadığından “te” kalabilir. Bu noktadan şeddeler sayılmazsa ve “illa” beraber olmadığından 200 küsur zamana kadar iman ve salih amel sahibi bir büyük taife büyük hasaretlere karşı mücahedeye devam edecektir.

Bu tarih hem  Fatiha’nın sonundaki “sıratallezine en’amte aleyhim” 1547  (2122) veya 1577 (2151) tarihine uygun düşmektedir.

Hem de “La tezâlü tâifetün min ümmetî zahirîne alel hakk, hattâ ye’tiyallahu bi emrihi” hadisindeki;

1. cümle: 1500 (2076) makamıyla ahirzamanda bir mücahid taifenin son zamanlarına,
2. cümle: 1506 (2082) makamıyla galibane mücahedenin tarihine,
3. cümle: 1545 (2120) makamıyla pek az farkla hem Fatiha’nın, hem de Asr suresinin iki cümlesinin gaybi işaretlerine uygun düşmektedir.

Demek ki bu hadis-i şerifin üç cümlesinden her birisi 1500 (2076)  tarihine ve mücahedenin ne kadar devam edeceğine işaret etmektedir.

Aynı şekilde “Ellezine amenu ve amilussalihat” –şedde sayılmazsa- 1561 (2136) ,
“ve tevasav bil hakki ve tevasav bissabr” –şedde sayılır, fakat “bissabr” da lâm sayılır- 1560 (2135) makamıyla iştirak eder. O büyük taifenin mücahedeleri ne zamana kadar devam edeceğini gösterir.

Böylece hem Fatiha, hem Asr suresi hem de bu hadis ebced makamlarıyla yaklaşık aynı zamanı göstermektedirler.  Manasıyla da uyum içindedirler.

“Ve in küntüm merdâ” ayet cümlesi 1500 (2076) küsur olan cifrî makamıyla sapkınlar tarafından aşılanan manevi hastalıkların büyük kısmı Risale-i Nur’un Kur’anî ilaçlarıyla iyileştirilebilir diye işaret etmekle beraber, maatteessüf dünyanın 200 sene kadar ömrü geriye kalmışsa, bir sapkın fırkanın dahi devam edeceğine ima ediyor. 

İSLAMIN BAHARI VE YÜKSEK ASRI : 1400 ‘LÜ YILLAR

İSLAMIN BAHARI VE YÜKSEK ASRI : 1400 ‘LÜ YILLAR


Bediüzzaman Mektubat’ta Es’ile-i sitte isimli yazısında istikbalde gelecek nefret ve tahkirden bahsetmektedir. Demek öyle bir zaman gelecek ki ülkemizde dindarlara baskı uygulayanlar lanetlenecektir.  

Diğer alıntımızda da Münazarat isimli eserinde Bediüzzaman’ın ümitli yaklaşımlarına itiraz eden ve Zaman ahirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak diyen kimselere karşı da onları bırakıp gelecekteki insanlara hitap etmiştir. Bize göre buradaki “üçyüz seneden sonraki yüksek asır" 1400’lü hicri yıllara işaret etmektedir. Bediüzzaman kendisinin kışta geldiğini, gelecekte cennet gibi bir baharın yaşanacağını haber vermiştir.

Sonuç olarak yakın bir zamanda dünya çapındaki islamofobia sürecinin bir sonucu olarak ülkemizde din aleyhtarı bir kısım kalkışma ve kışkırtmalar yaşansa da bu dönemin atlatılacağına inanıyoruz. Dine ve dindarlara kan kusturmaya gelen bir zihniyet bu milletin nefret ve tükürükleri ile boğulacaktır.

Es’ile-i Sitte’den:

İstikbalde gelecek nefret ve tahkirden sakınmak için, şu mahrem zeyil (ekleme) (Es’ile-i sitte: altı soru) yazılmıştır. Yani, “Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!” denildiği zaman yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyahut silmek için yazılmıştır. 

Avrupa’nın insaniyetperver (insanlıksever) maskesi altında vahşî reislerinin sağır kulakları çınlasın! Ve bu vicdansız gaddarları bize musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokulsun!

Münazara’tan:

"S - İfrat ediyorsun (aşırı gidiyorsun), hayali hakikat gösteriyorsun. Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun (bizi cahillikle küçümsüyorsun). Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak.

C - Neden dünya herkese terakki (ilerleme) dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî (gerileme) dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki (gelecekteki) insanlarla konuşacağım: Ey üç yüz seneden sonraki (1400’lü yıllardaki) yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne (suskun biçimde) Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî (gaybi gizli bir bakışla) ile bizi temâşâ (seyr) eden Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler, Osman'lar, Tâhir'ler, Yûsuf'lar, Ahmed'ler, ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, "Sadakte" (doğrusun) deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. 


Şu muâsırlarım (çağdaşlarım) , varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize (geleceğinize) uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ (cennet gibi) bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.  


ŞU İSTİKBAL İNKILABATI İÇİNDE EN YÜKSEK GÜR SADA; İSLAMIN SADASI OLACAKTIR.

İBNÜL ARABİ’YE GÖRE RİCALU’L-GAYB

İBNÜL ARABİ’YE GÖRE RİCALU’L-GAYB



Ricâlu’l-Gayb Hiyerarşisi

Gizli olan hakikatlere ve sırlara vakıf oldukları ve herkes tarafından kolayca tanınmadıkları için ricâlu’l-gayb ismi verilen bu seçkin kişilerin arasında hiyerarşik bir düzen vardır.

Ricalu’l-gayb anlayışını sistematik bir tarzda ele alan İbnü’l-Arabî, özellik ve
mertebeyi esas alarak adamlığı yani ricalu’l-gaybı sınıflandırarak onların adlarını ve sayılarını verir.

O, ricâli iki kısma ayırır: Ricâlu’l-aded (sayı adamları) ve ricâlu’lmerâtib (mertebe adamları).

Ricâlu’l-aded, her dönemde sayıları değişmeyen, sabit olan ricâl tâifesi,
ricâlu’l-merâtib ise, sayıları belli olmayıp, artıp eksilen ricâl tâifesidir.

Ricâlu’l-aded (sayı adamları), şunlardır:
Kutub veya gavs (bir tane),
İmâmân (iki tane),
 evtâd (dört tane),
abdâl (yedi tane),
nükabâ (on iki tane),
nücebâ (sekiz tane),
havârî (bir tane),
recebiyyûn (kırk tane),
hâtem (bir tane),
müctebûn/mustafûn (üç yüz tane, Hz. Âdem’in kalbi üzerindedirler),
ilahî gayret makamındaki ricâl (kırk tane, Hz. Nuh’un kalbi üzerindedirler),
selâmet makamındaki ricâl (yedi tane, Hz. İbrahim’in kalbi üzerindedirler),
mülûkü’t-tarikat (beş tane, Cebrâîl’in kalbi üzerindedirler),
ricalü’l-hayri’l-mahz (üç tane, Mikâîl’in kalbi üzerindedirler),
İsrâfîl’in kalbi üzerindeki veliler (bir tane),
ricalü’l-âlemi’l-enfâs (nefesler âleminin ricâli).

Ricâlu’l-âlemi’l-enfâs, Hz. Davud’un kalbi üzerindedirler ve şu kısımlara
ayrılırlar:
Ricâlü’l-gayb (on tane),
ricalü’z-zahir (on sekiz tane),
ricalü’l-kuvveti’lilahiyye (sekiz tane),
ricâlü’l-hannân ve’l-atfı’l-ilahî (on beş tane),
ricâlu’l-heybet ve’l-celâl (dört tane),
ricalü’l-feth (yirmi dört tane),
ricâlu’l-meârici’l-ulâ (yedi tane),
ricalü’t-tahti’l-esfel (yirmi bir tane),
ricalü’l-imdâdi’l-ilahî ve’l-kevnî (üç tane),
ricalü’l-ilahî ve’r-rahmanî (üç tane),
racülü’l-berzah (bir tane),
racülün vâhid (bir tane),
Sakitü’r-Refref bin Sakitü’l-Arş (bir tane- İbnü’l-Arabî’de belirli bir makama
işaret eden simgesel bir isimdir),
ricâlü’l-ğani billah (iki tane),
şahsun vâhid (bir tane),
ricâlu ayni’t-tahkîm ve’z-zevâid (on tane),
büdelâ (on iki tane),
ricâlü’l-iştiyak (beş tane),
ricâlü’l-eyyâmi’s-sitte (altı tane).

Ricâlu’l-merâtib (mertebe adamları) ise şunlardır:
Melâmiyye, fukarâ, sûfiyye, ubbâd, zuhhâd, ricalü’l-mâ, efrâd, ümenâ, kurrâ, ahbâb, muhaddesûn, ahillâ, sümerâ, verese, evliyâ.

Evliyâ da kendi aralarında çeşitli kısımlara ayrılırlar:

Enbiyâ, rusül, sıddîkûn, şühedâ, sâlihûn, müslimûn, mü’minûn, kânitûn, sâdikûn, sâbirûn, hâşiûn, sâimûn, hâfizûn, zâkirûn, tâibûn-tevvâbûn, mütetahhirûn, hâmidûn, sâihûn, rakiûn, sâcidûn, el-Âmirûne bi’l-Ma’rûf (iyiliği emredenler), en-Nâhûne ani’l-Münker (münkerden alıkoyanlar), hulemâ, evvâhûn, el-Ecnâdü’l-İlâhiyyûn (ilahî askerler), ahyâr, evvâbûn, muhbitûn, münibûn, mubsirûn, muhâcirûn, müşfikûn, el-Mûfûne bi-ahdi’llâh (Allah’ın ahdini yerine getirenler), vâsılûn, hâifûn, mu’ridûn ve küremâ.

Kaynak: TASAVVUFTA RİCÂLU’L-GAYB   /   Ahmet ATLI

MEHDİ HANGİ CEMAATTEN ÇIKACAK?

MEHDİ HANGİ CEMAATTEN ÇIKACAK?



İmam Rabbani Hz.nin Mektubat isimli eserinde Mehdi’nin Nakşibendi tariki içinden çıkacağı yazılıdır. Bu nedenle Nakşibendi Tariki camiası Mehdinin Nakşi olacağını kabul ederler.  Muhammed Raşit El-Hüseyni’nin Sohbetler isimli eserinde şöyle ifade edilmektedir.

“İmam Rabbani buyurdu ki; Nakşibendî tarikatı ta Hz. Mehdi’ye kadar devam edecek, ona ulaşacak, geri kalan tarikatlar kayıp olup gidecektir. Yalnız Nakşibendî kalacak, hz. Mehdinin eline geçecek ve devam edecektir.” Nakşi olacak ve bu silsilenin sonunda gelecek, Mehdi as.’ı bu silsileden yetişmiş kamil mükemmil bir gavsı azam yetiştirecektir. (inşallah bu kapıdan çıkacaktır)”

Bediüzzaman’ın eserlerine baktığımızda Mehdi’nin Nur dairesinden çıkıp o daireyi genişleteceği yazılıdır. Risalelerde Mehdiyetin iman, hayat ve şeriat olmak üzere üç aşamadan oluştuğunu, Risale-i Nur'un imanı tecdit konusunda hizmet yaptığından bahisle en önemli mesele olan imanı tecdit hususunda görevli olan Bediüzzaman'ı Nur cemaatinin  bir kısmı Mehdi-i A’zam olarak tanırlar. Ondan sonra gelecek zat ünvanıyla hayatın geniş dairesinde hayat ve şeriat aşamalarını gerçekleştirecek olan Zatı uygulayıcı olarak ikinci derecede önemli görürler.

Uzun yıllar risaleleri incelemiş bir kimse olarak Bediüzzaman’ın kendisinden bir asır sonra gelecek Mehdi’yi açıkça haber verdiğini, O’nun Al-i Beytten olacağını, Al-i beyt cemaatini temsil edeceğini, bu zatın iman, hayat ve şeriat aşamalarını tam yaparak Mehdi ünvanına haiz olacağını düşünüyorum. 

Bu yazı her hangi bir cemaatin görüşünün yanlış olduğunu ima etme amacında değildir. Vurgulamak istediğim husus Müslümanların bir kısmının Mehdi zuhur ettiğinde kendi beklentilerinin dışında olduğunu görerek kendisini inkar edeceklerinin bildirilmiş olmasıdır.

Bir hadis-i şerifte şöyle denilmiştir:  Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Evlatlarımdan olan Mehdi'yi inkar eden beni inkar etmiştir."

MISIR İLE İLGİLİ HADİSLER

MISIR İLE İLGİLİ HADİSLER

Naim b. Hammad Fiten’de, ve Ebu Cafer, Muhammed b. Ali (ra)’dan tahric ettiler. Buyurdu ki: Abbasi, Horasan’a ulaştığı zaman Şarkta boynuz şeklinde bir yıldız çıkar. Bu yıldız, ilk çıktığında Allah Nuh kavmini helak etmiştir. Hz. İbrahim ateşe atıldığında da çıkmıştır. Firavun kavmi yok edildiğinde ve Yahya b. Zekeriya öldürüldüğünde de görülmüştür. Siz o yıldızı gördüğünüzde fitnelerin şerrinden Allah’a sığının. O yıldızın doğması güneş ve ay tutulmasından sonra olacaktır. Sonra fitneler “alaca karga” mısır’da zuhur edinceye kadar devam eder. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 32)

H.30—Deylemi, Ebu Ali Merdani’den (ravi silsilesi ile) O da Ebu Zer’den, O da Resulullah (s.a.v.)’den rivayet ettiler. Buyurdu ki: Mısır’da Kureyş’ten bir adam çıkar, çökük burunludur. Mağlup olur ve mülkünü zail eder ve Rum’a kaçar. Onları alıp İskenderiyye’ye getirir ve müslümanlarla savaşır ve ilk melhame bu olur.
Ondan (Mehdi'nin zuhurundan) önce Şam ve Mısır melikleri öldürülecektir..." (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)
/* -----Bitiş-----*/